Bir Ödev Hikâyesi

 
 
Bu yaşanmış bir hikâyedir.
Olayın kahramanının adı, kendi isteği üzerine gizli tutulmuştur.
 
 
 
14, 12 ve 3 yaşlarında üç çocuk annesi bir kadınım.
 
O yıl üniversiteyi bitirmek üzereydim.
Sosyoloji öğretmenimiz, sahip olan herkese zarafet kazandıracak, ilham verici niteliklere sahip biriydi.
 
Bize son verdiği son projenin adı "tebessüm"dü. Öğrencilerinden istediği şey, dışarıda tanımadığımız rastgele üç kişiye tebessüm etmemiz, tepkilerini raporumuza yazmamızdı.
 
Ben zaten yapı olarak tanıdığım-tanımadığım herkese gülümseyerek bakan ve hattâ bazen merhaba bile diyen biri olduğum için bu ödev benim için çantada keklikti.
 
Ödevin verildiği hafta sonuydu. Kocam ve en küçük çocuğumuzla -her pazar yaptığımız gibi- yakınlarımızdaki bir avm’ye gittik, haftalık alışverişimizi yaptıktan sonra bir fast-food salonuna girdik. Bilirsiniz; bu, bizim gibi pek çok ailenin haftalık eğlencesidir.
 
Yiyeceklerimizi-içeceklerimizi almak üzere kuyruğa girdik ve beklemeye başladık. Sıra adım adım ilerlerken birden bir hareketlenme oldu. Önce arkamızdakiler, sonra önümüzdeki insanlar sıradan ayrılıp duvar kenarına yığıldılar. Baktım: kocam ve çocuğum da o tarafa gitmişlerdi. Sırada bir ben kalmıştım. İçimi korku kapladı. Onları neyin kaçırdığını görmek için başımı arkaya çevirirken sırtımın ürperdiğini hissediyordum.
 
Daha başımı çevirirken çok fena bir kirli vücut kokusu aldım. Evet! Arkamda kirli-paslı, yırtık-pırtık üstleriyle, saçları sakallarına karışmış iki evsiz adam dikiliyordu.
 
Onları görür görmez, bana daha yakın mesafede duran kısa boylu olanı ile göz göze geldim:
 
Gülümsüyordu.
 
O -gülümseyerek- hoşgörülü bir "kabûl" bekleyen çekingen elâ gözlerde birden sanki Allah’ı görmüştüm.
 
Döndü, kasiyere "iyi günler" dedi ve elindeki bozuklukları saymaya başladı.
O arada arkasında duran arkadaşı elleriyle oynuyordu. Zekâ özürlü olduğu aşikârdı. Belli ki arkadaşı ona göz-kulak oluyordu. İçim öyle acıdı ki…
 
Kasadaki hanım, elindeki bozuklukları uzatan adama "ne istediğini" sordu.
"İki kahve" dedi adam. Belli ki elindeki para ancak bu kadarına yetiyordu.
Dışarıda hava soğuktu ve salonda oturup biraz ısınabilmek için birşeyler almak zorundaydılar.
 
O an elâ gözlü küçük adama sarılmak için içimde kuvvetli bir arzu hissettim. Ve insanların sorgulayan bakışlarına aldırmadan ona sarıldım.
 
Sonra kasadaki hanıma kendimiz için üç, ikisi için iki tabak siparişi verdim. Kendimizinkilerin olduğu tepsiyi kocama uzattım, onlarınkini alıp oturacakları masaya kadar eşlik ettim, tepsiyi masalarına bıraktım ve adamcağızın buz kesmiş elini tuttum.
 
Oturduğu yerden başını kaldırdı. Gözleri dolmuştu. Yine de gülümsüyordu. Zor duyulur bir sesle "sağolun" diyebildi. Ellerini biraz daha sıktım, eğildim ve kulağına fısıldadım. "Bunları ben kendim yapmadım" dedim gözlerim dolarak, "Sana ümit vermek için Allah yaptırdı."
 
Kocamın ve çocuğumun oturduğu masaya yürürken daha fazla kendimi tutamayıp ağlamaya başlamıştım. Eşim elimi tutup beni oturttu ve elleriyle göz yaşlarımı silerken bana şimdiye kadar hiç bakmadığı şekilde bakıyordu. Orada öyle el ele ne kadar oturduk hatırlamıyorum. Ama o günü, o iki adamı ve gülümseyen gözlerden içime akan Allah’ın sımsıcak sevgisini hiç unutamıyorum.
 
Ertesi hafta projemi profesöre verdim. Okuduktan sonra başını kaldırdı, yüzümü biraz inceledikten sonra sordu: "projeni sınıfla paylaşabilir miyim?"
 
Yavaşça başımı salladım.
 
Sınıftakiler dolu gözlerle onu dinlerken ben düşüncelere dalmıştım:
 
Hepimiz Rabbimizden bir nefes taşıyorduk. O, bazen aramızdan birine bu nefesi dolaysız hissettirdiğinde, hem olayı yaşayanın, hem şahit olanların, hem dinleyenlerin gözleri elinde olmadan, farkına varmadan doluveriyordu. Böylesi bir güzellik bu defa benim başıma gelmişti. Kimbilir başka kimler, nerelerde, başka ne güzellikler yaşıyordu ki, dünya -belki de- bu güzelliklerin hatırına dönmeye devam ediyordu.
 
 
 
 
Breakfast, ExZone
This is a good story and is true.
I am a mother of three (ages 14, 12, 3) and have recently completed my college degree. The last class I had to take was Sociology.
The teacher was absolutely inspiring with the qualities that I wish every human being had been graced with.
Her last project of the term was called, ‘Smile.’
The class was asked to go out and smile at three people and document their reactions.
 
I am a very friendly person and always smile at e veryone and say hello anyway. So, I thought this would be a piece of cake, literally.
Soon after we were assigned the project, my husband, youngest son, and I went out to McDonald’s one crisp March morning.
It was just our way of sharing special playtime with our son.
We were standing in line, waiting to be served, when all of a sudden everyone around us began to back away, and then even my husband did.
 
I did not move an inch… An overwhelming feeling of panic welled up inside of me as I turned to see why they had moved.
As I turned around I smelled a horrible ‘dirty body’ smell, and there standing behind me were two poor homeless men.
As I looked down at the short gentleman, close to me, he was ‘smiling’. His beautiful sky blue eyes were full of God’s Light as he searched for acceptance.
 
He said, ‘Good day’ as he counted the few coins he had been clutching.
The second man fumbled with his hands as he stood behind his friend. I realized the second man was mentally challenged and the blue-eyed gentleman was his salvation.
 
I held my tears as I stood there with them. The young lady at the counter asked him what they wanted. He said, ‘Coffee is all Miss’ because that was all they could afford. (If they wanted to sit in the restaurant and warm up, they had to buy something. He just wanted to be warm).
 
Then I really felt it – the compulsion was so great I almost reached out and embraced the little man with the blue eyes.
That is when I noticed all eyes in the restaurant were set on me, judging my every action.
 
I smiled and asked the young lady behind the counter to give me two more breakfast meals on a separate tray.
I then walked around the corner to the table that the men had chosen as a resting spot. I put the tray on the table and laid my hand on the blue-eyed gentleman’s cold hand.
He looked up at me, with tears in his eyes, and said, ‘Thank you.’
I leaned over, began to pat his hand and said, ‘I did not do this for you. God is here working through me to give you hope.’
 
I started to cry as I walked away to join my husband and son. When I sat down my husband smiled at me and said, ‘That is why God gave you to me, Honey, to give me hope.’
 
We held hands for a moment and at that time, we knew that only because of the Grace that we had been given were we able to give.
We are not church goers, but we are believers. That day showed me the pure Light of God’s sweet love.
I returned to college, on the last evening of class, with this story in hand.
I turned in ‘my project’ and the instructor read it. Then she looked up at me and said, ‘Can I share this?’
 
I slowly nodded as she got the attention of the class. She began to read and that is when I knew that we as human beings and being part of God share this need to heal people and to be healed.
In my own way I had touched the people at McDonald’s, my son, instructor, and every soul that shared the classroom on the last night I spent as a college student.
I graduated with one of the biggest lessons I would ever learn : Unconditional Acceptance :
Much love and compassion is sent to each and every person who may read this and learn how to Love people and use things – not love things and use people.
Bu yazı Mistik içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s