Mistik: Bırak Seni Seveyim

 
 
Bir zamanlar bir delikanlı vardı. Bir kızı seviyordu. O kadar çok seviyordu ki, bir defasında sırf onu mutlu etmek için tam bin tane kâğıt turna katlamıştı. Küçük bir firmada memurluk yapıyordu delikanlı. Yani kariyeri pek parlak bir istikbal vaad etmiyordu. Ama buna ikisi de aldırmıyordu. Ta ki o güne kadar…
 
O gün kız "Paris’e okumaya gideceğini ve dürüst olmak gerekirse geri dönmeyi düşünmediğini" söyleyivermişti. Bu yüzden kendisini fazla kafaya takmamasını, yeni bir kız bulup hayatını kurmasını tavsiye etmeyi de unutmamıştı. Delikanlı yıkılmıştı. Ama yapabileceği bir şey de yoktu. Öyle ya! Seviyor gibi davrandığı halde aslında hiç sevmemişse ona yalvaracak mıydı? Üstelik kız kararını vermişti bir kere.
 
Daha güzel bir işi olsaydı kızın onu bu kadar kolay bırakamayacağını düşündü sonra. O gece bir karar aldı ve ertesi günden itibaren kendini tamamen işine verdi. Çalıştı, çok çalıştı, kendini geliştirdi. Önce çalıştığı firmada yükseldi, sonra daha büyük firmalara transfer oldu ve gün geldi kendi şirketini kurdu. Bununla da yetinmedi şirketini büyüttü, büyüttü.
 
"İlerlemekten vazgeçmediğin sürece asla tökezlemeyeceksin" diye telkin ediyordu kendini her gece.
 
Bir sabah işine giderken şoförü kırmızı ışıkta durduğunda, bir şemsiyeyi paylaşarak arabanın önünden geçen yaşlı çift tanıdık geldi. Bunlar… kendisini terk eden o kâlpsiz nişanlısının anne-babasıydı. Zihninde acı hatıralar canlandı. Aklı karmakarışıktı. Şoförüne yaşlı çifti takip etmesini söyledi. Onlara, kızlarının terk ettiği o gariban delikanlının bugün çok büyük bir şirketin sahibi varlıklı ve saygın bir adam olduğunu göstermek, kızlarının yaptığı hatayı yüzlerine vurmak istiyordu.
 
Adam istediğini yapamadan yaşlı çift önlerinden geçtikleri bir kabristandan içeri girmişti. Meraklandı. Arabadan indi, arkalarından kabristana girdi. Yaşlı çift bir mezarın başında durdu. Mezar taşının üzerinde eski nişanlısının o tatlı gülümsemeli fotoğrafı vardı. Neler olduğunu anlayamıyordu. Bir daha baktı; mezar taşının yanında bir de kavanoz vardı. İçi kâğıt turnalarla dolu bir kavanoz…
 
Farkında değildi ama artık o da yaşlı çiftin yanında, mezarın başındaydı. Yüzü allak bullaktı. Soran gözlerle onlara bakıyordu. Annesi yaşlı gözlerle anlattı: Nişanlısı Fransa’ya hiç gitmemişti. Hastalığına "ilerlemiş kanser" teşhisi konunca böyle bir mizansen uydurmuştu. Nişanlısının çok başarılı olacağını hissediyordu ve ölümünün buna mani olmasını istememişti.
 
Kâğıt turnaları baş ucuna koymalarını kendisi istemişti. Olur da kader bir gün nişanlısını mezarının başına getirecek olursa bazılarını hâtıra olarak alıp götürebilsin diye…
 
Adam gözlerini sildi, kavanozdan birkaç kâğıt turna aldı, kalbinin üzerindeki cebine koydu. Sevdiği kadının sevgisinin derinliğini fark edememiş biri idi. Şimdi dünyaya sahip olsa ne anlamı vardı.
 
"Let Me Love You", Sweetawnis / (is)
Once upon a time, there was once a guy who was very much in love with this girl.
This romantic guy folded 1,000 pieces of papercranes as a gift to his girl. Although, at that time he was just a small executive in his company, his future doesn’t seemed too bright, they were very happy together. Until one day, his girl told him she was going to Paris and will never come back. She also told him that she cannot visualise any future for the both of them, so let’s go their own ways there and then… heartbroken, the guy agreed.
When he regained his confidence, he worked hard day and night, slogging his body and mind just to make something out of himself. Finally with all these hardwork and with the help of friends, this guy had set up his own company…
"You never fail until you stop trying." he always told himself. "I must make it in life!"
One rainy day, while this guy was driving, he saw an elderly couple sharing an umbrella in the rain walking to some destination. Even with the umbrella, they were still drenched. It didn’t take him long to realise those were his ex-girlfriend’s parents. With a heart in getting back at them, he drove slowly beside the couple, wanting them to spot him in his luxury sedan. He wanted them to know that he wasn’t the same anymore, he had his own company, car, condo, etc. He had made it in life!
Before the guy can realise, the couple was walking towards a cemetary,and he got out of his car and followed them…and he saw his ex-girlfriend, a photograph of her smiling sweetly as ever at him from her tombstone… and he saw his precious papercranes in a bottle placed beside her tomb.
Her parents saw him. He walked over and asked them why this had happened. They explained, she did not leave for France at all. She was stricken ill with cancer. In her heart, she had believed that he will make it someday, but she did not want her illness to be his obstacle … therefore she had chosen to leave him.
She had wanted her parents to put his papercranes beside her, because, if the day comes when fate brings him to her again he can take some of those back with him. The guy just wept …the worst way to miss someone is to be sitting right beside them but knowing you can’t have them and will never see them again.
Bu yazı Mistik içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s