Dokunmak

 
Mahrem, özel, sıcak, derin, anlatılmaz bir his dokunmak… Bir taraftan bakarsanız çok sathî, öbür taraftan bakarsanız hiçbir kelimenin içine nüfuz edemeyeceği kadar derin, hiçbir ifadenin erişemeyeceği kadar yüksek… Gözün gördüğünden, kulağın duyduğundan ötede… Hepsi hepsi incecik insan  teninde başlıyor ve bitiyor.

İnsan teni, kendinden umulmayan bir derinlik taşıyor. İnsan ruhunun derinliklerinden taşıp gelen duygular bir başka insan teninin inceliğinde duruluyor, sakinleşiyor, coşuyor, harekete geçiyor. Kocaman, derin ve coşkulu bir okyanusun daracık bir kumsalda birikip birikip durulması gibi, insan teni de kendinden ötelerde coşup duran bir okyanusa sahillik ediyor. Sessiz, sakin, ama duygulu, elektrikli, efsunlu…

         Dokunuş, kavuşmanın en açık ifadesi… Dokunuş, sevmenin en dokunaklı görüntüsü… Dokunuş, şefkatin en anlaşılır biçimi… Dokunuş, tenden de öte, teması aşan bir büyü... Dokunuş, elimizde avucumuzda olanın hepsi… Dokunuş, başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar bir zenginlik, ele avuca sığmayacak kadar büyük bir servet… Dokunuş, parçalanmışlığın, bölünmüşlüğün, dağılmışlığın, yalnızlığın ve hüznün tarifsiz merhemi…

         Dokunmak, insan nefesi kadar sıcak ve sokulgan… Dokunmak onarıyor, diriltiyor, keşfediyor, fısıldıyor. Dokunmak en tanıdık sevgi sözü, en âşina yakınlık mesajı… Dokunmak yumuşak, yakın, yalın, kırılgan, buyurgan…

         Dokunmak, ay ışığı rengi ılık ve duru hazlar düşürür dünyamıza, yıldızlar kadar çok ama tekil, uzak ama aşina ışıklar düşürür tenimize. Dokunmak, güneş kadar sıcak ve kolay paylaşılır, aydınlık ve bol aşklar düşürür yüreğimize. 

         Onu vitamine benzetiyor hekimler. İnsanın insana edebileceği en kolay ve en değerli iyilik… Üstelik hemen herkesin elinin altında… Oğullar, babalarının omuzlarına koyduğu eliyle hayatın sarp yolları için enerji toplar. Kızlar analarının sarılışında söylenmemiş en tatlı sevgi sözlerini, dile gelmeyen en mahrem öğütleri duyar. Eşler küçük, nazik, ılık bir dokunuşla her gün aşklarını tazeler. Sebepsiz dokunuşlar, beklenmedik temaslar, umulmadık yakınlaşmalar eski aşkları yeniler, gönüllerde yeni sevgi sürgünlerini besler. Hastasının nabzını tutan kadim hekimler, onun ruhunun kıvrımlarını el yordamıyla hissederler, öylece sözleri ve sesleri bir başka derinlik kazanır.

          Modernitenin ilkel ve oryantal gördüğü her çeşit dokunma ritüeli bilhassa batılı toplumlarda unutulmaya yüz tutmuşa benziyor. Batı kültürleri dokunmaya yönelik eylemleri, özel bir taciz paranoyasıyla hayattan uzak tutuyor. Objektif, determinist, tarafsız olmak adına, mesafeli, duygusallıktan ve samimiyetten uzak, soğuk ve metalik bir hayat tavsiye ediyor. Oysa doğuya doğru yürüyüp güneşe yaklaştıkça sıcaklık da, dokunma sıklığı da artıyor. Doğuda insanlar batıdaki mesafeli görgünün aksine teklifsiz, yakın, samimi… Yüze indirilen bir baba tokatını bile saldırganlıktan çok uzakta, uzun vadede verimli bir dokunuş

olarak yorumluyor doğu. Dostluk gibi ruhi bir yakınlığı bile yakın mesafeye indirgerken hiç de zorlanmıyoruz; "Aramızdan su sızmıyor"

 

         Dokunmanın psikolojisini inceleyen yazarlar, modern insanın dokunma yoksunluğundan söz ediyor. Dokunma yoksunluğunun bedeli de depresyon, stres, kaygı ve hatta fiziksel rahatsızlıklarla ödeniyor. Dokunma yoksunluğunda kaybettiklerimiz, dokunmayla kazandıklarımız konusunda bir fikir veriyor olsa gerek…

         Belki dokunmaya bunca şey atfetmek abartılı görünebilir. Ancak dokunma üzerine yapılmış birkaç araştırmanın neticeleri daha ikna edici gelebilir. 1930’larda yapılan bir araştırma, prematür bebeklerin dokunmayla çok şey kazandığını ortaya koydu. Daha sık elde tutulan ve kucağa alınan bebeklerde ölüm nisbeti üçte iki azalmıştı.

         Miami Üniversitesinde kurulmuş Dokunma Araştırmaları Enstitüsü uzmanları, dokunmanın beşikten mezara kadar hayatımızın her devresinde onarıcı olduğunu açıkça ortaya koyuyorlar. "Sokaklarda görmeye alıştığımız saldırganlığın çoğunun temelinde

yeterince dokunulmamak var" diyorlar. Meselâ öğrenciler ve öğretmenler arasında temaslar (sarılıp kucaklamak, omuza el koymak gibi) azaldıkça okullarda saldırgan davranışların arttığına dikkat çekiyorlar. Diğer taraftan modernitenin dokunmaya ve yakın temasa atfettiği paranoyak endişeyi izale etmekten geri durmuyorlar. Daha çok temasın daha çok cinsel tacize yol açacağından endişe ediliyorsa, dokunma yasaklarının cinsel tacizleri azaltmadığını hatırlatmak gerekir. Dokunma araşırmaları Enstitüsünün yürüttüğü 60’a yakın çalışmada dokunma ve masajın astımdan, dikkat bozukluğuna, kanserden şekere kadar çok değişik durumlar üzerindeki tesiri araştırılıyor. "Artık genel bir müsbet tesirden söz edebiliriz" diyor araştırmacılar. Meselâ masaj esnasında hastanın kâlp atımı yavaşlıyor, kan basıncı düşüyor. Ritmik ve müşfik dokunmalarla beden stresli durumdan rahat bir moda doğru kayarak, stres hormonları azalıyor, bağışıklık sistemi güçleniyor.

         Dokunmanın tesirleri cildimizden çok ötelere uzanıyor. Dokunmalar sonrası gelen rahatlama devrelerinde beyin fonksiyonları da hızlanıyor. 40 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada 10 dakikalık bir masajdan sonra insanların matematik kabiliyetlerinin geliştiği tesbit edilmiş. Bütün bunları bildikten sonra, insanın hergün ekmek ve suyun yanısıra belli öğünlerde dokunmaya da muhtaç olduğuna inanmak abartılı mı olur?

         Dokunmanın en başta endorfinler olmak üzere, çok sayıda hormonun yükselmesini sağladığı biliniyor. Endorfinler, vücut içinde salgılanan bir tür tabii ağrı kesicidir. Hastanın sırtını sıvazlamakla, nabzını tutmakla, elini kavramakla, ağrı ve sancıların hafiflemesini, en azından daha çekilir hale gelmesini şimdilik bu iç ağrı kesicilerle açıklayabiliriz. Dokunmayla yükselen bir diğer hormon da oksitosin. Bebek doğduktan sonra, emzirme esnasındaki düzenli temaslarla oksitosin seviyesi yükselir, anne ve bebeğin duygusal olarak bağlanması kolaylaşır. Ayrıca anne için tarifsiz özel hazlara sebep olur.

         Oksitosinin erkekler için de bir mânâsı var elbet. Erkekler eşlerine odaklanıp dokunduklarında, ilave olarak testosteron da devreye girebiliyor ve eşlerine cinsî arzu duyabiliyorlar. Bir diğer ifadeyle kadınlarda dokunma ile cinsel duygu birbirinden bağımsız iken, erkeklerin eşlerine dokunması testosteron üretimini tetikleyebiliyor. Bu küçük farklılıktan dolayı, eşlerini memnun etmek isteyen erkeklere, "hanımlarının içinde yaşayan küçük kız çocuğuna hitap eden" müşfik dokunmalar da yapmalarını tavsiye ederim.

         Dokunmanın tek şekli tensel temas da değildir.

Meselâ kucaklaşmak ve sarılmak gibi sosyal yakınlaşmalar, tensel temas kadar tesirli bir dokunuştur. Yeter ki sevgi ve şefkat niyeti eksik olmasın.

Derleme

 
Bir sevgili arkadaşımız "Dokunmak" yazısını "garip" bulduğunu yazdı, sağolsun.
"Neden garip?" diye sorunca açıkladı: "Dokunmaktan dostluğu anlayacak güzel yürekli insanlar kalmadı artık. Onlar çoktan güzel atlara bindiler ve gittiler."
Yüreğim burkuldu. Çünkü doğru söylüyordu.
Ama yine de güzelliklerden bu kadar kolay vazgeçmemeliydik.
Gözlerimiz iyi atlarla giden insanların kaybolduğu ufukta, çaresiz hüzünlere kapılmamalıydık.
Ümit hep olmalıydı.
 
İznini alıp ona yazdığım cevabı sizinle de paylaşayım dedim.
Belki aynı düşünen başka arkadaşlarımız da vardır.
 
Sevgili Fatma hanım, üzüntünüze katılmamak mümkün mü?
Sadece dokunmak değildi elimizden alınan, modernite adına. İnsanların bilişsizce işlediği (belki sonra pişman olup kendini düzelttiği) hataları kullanan kitle iletişim araçlarının, insanları korkutup yönlendirerek ellerinden aldığı öyle çok güzellikler kaldı ki mâzide…
Çok değil; cumhuriyetin başlarında bile yazılan romanlarda "sevişmek" birbirini temiz bir sevgiyle sevmek mânâsına kullanılırdı. Anlamı buydu. Onu da mübtezelleştirdiler, elimizden aldılar.
Günümüzde o kadar çok kelime var ki artık kullanmaktan çekindiğimiz; her biri birbirinden beter anlamlarca rehin alınmış… Artık çayı bile "dökmek" zorunda kalıyoruz, "koyma"nın misafirimizce yeni "mübtezel" mânâsıyla algılanabileceğinden çekinerek…

Artık iki kız veya iki erkek, eskiden rahatlıkla yapılabildiği gibi birbirine sarılarak yürüyemiyor, kardeş olsalar bile… "Kardeş olduğumuzu nereden bilecekler? Ya yanlış anlaşılırsak?"
Ama ben yine de ipin ucunu bırakmamamızdan yanayım. Direnebildiğimiz kadar direnmeliyiz. Ucundan, kenarından da olsa tutmalıyız güzellikleri; "eski"de bırakmamalıyız. Gelecek nesillere -bizi andıklarında yüzlerini aydınlık gülümsemeler kaplatacak- güzellikleri miras bırakmalıyız.
İyi atlar hâlâ var… Ama yabani… Onları ehlileştirebilirsek, bizim de "gidecek" iyi atlarımız olur. Yaban atlarını ehlileştirmek ise süpermen olmayı gerektirmez. Sadece sabır ister.
 
Bu açıklama fırsatını verdiği için Fatma hanıma teşekkürlerimle.
 
 
Bu yazı Mistik içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s