Bu da Gayriresmi (Non-Ideological) Vahideddin

 
 
Resmi (ideolojik) tarih, onun hakkında neler söylemedi bize… İlk ve orta öğretim tarih derslerinde, onun hakkında anlatılanlar ne korkunç şeylerdi:
 
İttihat ve Terakki ile beraber memleketi savaşa sokmuş, sonra beceremeyip düşmanlara boyun eğmiş, sevrde milleti düşmanlara satmış; kendi rahatından başka bir şey düşünmeyen, milleti ile dalga geçen biri. Sonra Atatürk gökten zembille inmiş ve bizi bu şeytandan kurtarmış. (Atatürk’e ve onun da bizim için yaptıklarına sonsuz saygılarımla, resmi tarihin absürdlüğüne vurgu yapmak için böyle söylüyorum) Sonra bu millet düşmanı padişah kurtuluşu kaçmakta bulmuş, kendini İngilizlerin kollarına atmıştı.
 
Yaşı kırkın üzerinde olanlar, bunları üç aşağı beş yukarı teyid edeceklerdir. Şimdi artık biraz daha az yalanla işi kurtarmaya çalışıyorlar ders kitaplarında. Bu, iyiye işaret. Demek ki gün gelecek, herşey tarihte gerçekten nasıl olduysa, aynen öyle anlatılacak: Hilesiz, yalansız, abartısız… Yani ahlaklı.
 
Şimdi buyrun Son Sultanın gayriresmi ÖZET biyografisine:
 
Resmen VI. Mehmed diye bilinen ve halk arasında Sultân Vahîdeddin ünvanıyla tanınan Sultân VI. Mehmed Vahîdüddin Hân, Şubat 1861 yılında Dolmabahçe Sarayı’nda dünyaya geldi. Sultân Abdülmecid’in en küçük oğludur. Annesi Gülistû (Gülistan) Hanımefendidir. Çok küçükken anne ve babasını kaybetti. Ağabeyi ikinci Abdülhamid Han tarafından büyütülüp himaye edildi. İttihadcıların, asıl veliahd olan Sultan Aziz’in oğlu Yusaf İzzeddin’i -intihar süsü verdirilerek- katletmeleri üzerine, veliahd oldu ve 4 Temmuz 1918’de ağabeyi Sultan Reşad’ın vefatı üzerine de tahta oturdu.

 
İyi bir İslâm hukukçusu, çok iyi bir stratejist ve kurt bir politikacı olduğu kadar iyi bir asker ve de musikiye âşık bir bestekâr idi. Padişah olduğunda Hz. Ömer’in kılıcını maneviyât eri Mehmed Bah’aaddin Veled Çelebi’ye kuşattırtacak kadar da maneviyâtı güçlü idi.
 
Saltanata geçtiğinde ilk iş olarak yayınladığı Hatt-ı Hümâyun ile, Enver Paşa’nın "Başkumandan Vekili" ünvanını "Başkumandanlık Kurmay Başkanı"na çevirdiğini ve başkomutanlığı üzerine aldığını îlân etti. Tahta geçişi dolayısıyla hazırlanan bu Hatt-ı Hümâyunda, ayrıca: Kabinede adâletin dağıtım ve güvenliğin sağlanması hususanda daha fazla gayret harcanmasını, zaruri gıda maddelerinin ucuzlatılması için acil tedbirler alınmasını, üretimin artırılmasını, siyasi suçlulara af çıkarılmasını, savaş bölgeleri dışında sıkıyönetimin kaldırılmasını, devlet hizmetinde çalışacak olanların namuslu, ehil kimselerden seçilmesini, gayrihukuki yollardan kimsenin işten uzaklaştırılmamasını istedi. (Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim)
 
Bu istekler ve yeni icraatı pâdişâhın devlet işlerinde ve memleket meselelerinde aktif bir yol tutacağının açık bir deliliydi. Ancak bu sıralarda Birinci Dünyâ Savaşının korkunç neticeleri alınmak üzereydi. Nitekim tahta çıktıktan sadece dört ay sonra, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütârekesi imzâ edilerek, Birinci Dünyâ Harbi, mağlubiyetimizle bitti.

 

Mütârekeye imzâ koyan delegeler, 10 Kasım 1918’de saraya arz-ı tâzim için geldiklerinde pâdişâh bunları kabul etmedi. Mütârekeden hemen sonra Osmanlıları Birinci Dünyâ Savaşına sokan Talât, Enver ve Cemâl Paşalar 3 Kasımda yurt dışına kaçtılar. 24 Kasımda Daily Mail Gazetesi muhâbirine verdiği, daha sonra Times Gazetesi’nde de yayınlanan beyânatında Sultan Vahideddin, "Osmanlı Devletinin harbe katılması âdetâ bir kazâ neticesidir. Eğer siyâsî vaziyetimizle coğrafî durumumuz ve millî menfaatlarımız ciddî sûrette nazarı dikkate alınsaydı, vukû bulan teşebbüsün aslâ mâkul olmadığı açıkça anlaşılırdı. Maalesef o zamanki hükûmetin (İttihad ve Terakki) basiretsizliği bizi bu bâdireye sürükledi ve felâketimize sebep oldu. Eğer ben Makam-ı saltanatta bulunsaydım, bu elim vak’a katiyyen husûle gelmezdi." demiştir.
 
Neticede İttihatçı liderlerin baskısından kurtulan Sultan Vahideddîn’in elinde ancak düşmanlara teslim edilmiş bir milleti idâre etmek kaldı.16 Mart 1920’de İstanbul İtilâf devletleri tarafından işgâl edildi. Yunanlılar İzmir’e, İtalyanlar Güneybatı, Fransızlar da Güney Anadolu’ya girdiler. Vahideddîn Han 11 Mayıs 1920’de düşmanların hazırladığı ve Anadolu’nun işgâlini ihtivâ eden Sevr Antlaşmasını bütün baskılara rağmen imzâlamadı.

 
İşgal devletleri tarafından Osmanlı ordusu tamâmen lağvedildi. Medîne muhâfızı Fahri Paşa, on ikinci ordu kumandanı Ali İhsan Paşa ve Harbiye Nâzırı Mersinli Cemâl Paşa gibi değerli kumandanlar Malta’ya sürüldüler. Yalnız pâdişâhın şahsını korumak için, yedi yüz kişilik maiyyet-i seniyye kıt’ası bırakıldı. Sult an ise bu taburu, Ayasofya etrâfındaki sipere sokup "câmiye bir saldırı vuku bulur, veya çan takmaya teşebbüs edilirse ateş ediniz!" emriyle görevlendirdi.
 
İşgâl altındaki İstanbul’dan vatanın kurtarılamayacağını anlayan Vahideddîn Han, güvendiği kumandanları Anadolu’ya göndermek istedi. Sultanın, kurtuluşun Anadolu’dan gerçekleşeceğine ümidi tamdı. Bir ara kendisi gitmeyi düşündüyse de İngilizlerin; "Eğer şehirden ayrılırsan İstanbul’u Rumlara işgal ettirir, taş üstünde taş bıraktırmayız." tehdidiyle vazgeçti. Ancak zekî sultan buna da bir çare bulmakta gecikmedi. Velihdlığı döneminde yakından tanıma fırsatı bulduğu yaverini çağırttı. Mustafa Kemâl Paşa, bu ağır görevi önce tereddütle karşıladı. Ancak Vahidettin’in; "Paşa, paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Devleti kurtarabilirsin."

sözleriyle ve kendisine verilen büyük imkânlar ve yetkilerle, millî bir direniş hareketi başlatmak üzere, Anadolu’ya gitmeye razı oldu. Sultan Vahidüddin’in Mustafa Kemal Paşa’yla bu son yüzyüze görüşmesinde, onu uğurlamadan önceki son sözü "Cenab-ı Allah muvaffak etsin" oldu. 

 
Bu tarihten sonra sâdır olan Padişah İrâdelerini ve hattâ hükümet kararlarını, sanki Sultân Vahidüddin’in arzusu ve kararı gibi görmek, tarihi yanlış yorumlamak demektir. Bu tarihten sonra Sultân Vahidüddin, hem işgal kumandanlarını oyalamak ve Anadolu’daki mücadeleyi gözden uzak tutmak için, hem de elden geldiği kadar Kuvay-ı Milliye’yi destekleyerek yeni Türk Devletinin ortaya çıkmasını, şahsı aleyhine de olsa desteklemek için ne gerekiyorsa onu yaptı. Zahirde işgal kuvvetlerinin istediği gibi davranırken perde arkasından Mustafa Kemal’i desteklemeye devam etti. İşgalci devletler Sevr Muâhedenâmesini, ne işgal altındaki  İstanbul Hükümetine ne de Anadolu’daki Ankara Hükümetine imza ettiremediler. (Murat Bardakçı, Şah Sultan) (Kitap arşivlerdeki belgelere dayanılarak hazırlanmıştır)
 

Fakat İngilizler de aptal değildi ve bu oyunun farkına vardılar. Ve hem bu oyunu bozmak, hem Türk birliğini parçalamak için, bir yandan Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki Anadolu hareketiyle açıktan mücadele ederlerken, bir yandan da pâdişâh aleyhine siyah propagandaya başladılar. Nihayet Ankara hükûmetince Cumhuriyet’in kurulmasını ve saltanatın ilgasını müteakiben, 17-18

Kasım 1922 gecesi, bu politika dehasını Dolmabahçe Sarayından alarak Malaya harp gemisiyle, daha önce Türk aydınlarını sürdükleri Malta Adasına götürerek cezalandırdılar.

 
Malta, Hicâz ve Mısır’a uğradıktan sonra İtalya’nın San Remo şehrine gelen Sultân Vahidüddin, 16 Mayıs 1926 tarihinde aynı şehirde, kederinden vefat etmiştir. Cenazesi Şam’a nakledilerek Yavuz Sultân Selim Camii Haziresine defn olunmuştur.
 
Arada Sultan Reşâd olmayıp da, İkinci Abdülhamîd Handan sonra tahta çıksaydı, İttihad ve Terakki hükûmetinin hatâlarını önleyecek, felâketlerin önüne geçecek kudret ve idâre sâhibiydi. Mala, dünyâya düşkün olmadığı güzel ahlâklı ve eşi az görülebilecek kadar nâmuslu olduğu vesîkalarda göze çarpmaktadır. Çok sevdiği vatanından koparken yanında şahsî ve pek cüz’î mal varlığından başka bir şey götürmediği, ayrılmasının üzerinden henüz dört yıl geçmeden vefât ettiğinde kasaba, bakkala ve fırına olan borçlarından dolayı 15 gün tabutunun kaldırılmamış olmasından da anlaşılmaktadır .
 
Vahiddedîn Hanın vatanının ve milletinin uğradığı felâketler karşısında neler düşündüğü ve neler hissettiği kayıtlara geçmiş şu hadîseden çıkarılabilir. 1919 senesi Ramazanında bir sabah Yıldız Sarayında yangın çıkar. Kısa zamanda büyüyen alevler, sultanın geceleri kaldığı dâireyi de sarar. O geceyi tesâdüfen Cihannümâ Köşkünde geçirmiş olan Vahideddîn, yangını haber alınca, üzerine pardesüsünü giyerek dışarı çıkar. Köşkün önünde hiç telaş göstermeden yangını seyrederken çevrede ağlayanları görünce gözleri yaşararak;

"Benim vatanım ateş içinde, onun yanında bunun ne kıymeti var." demekten kendini alamaz.

 
Abartıları sevenlere seslenmek istiyorum. Bu millet dün keşfedilmiş bir kabile değildir: Gökten zembille inen bir süper kurtarıcının, gözleriyle şimşekler çakarak kendisini kurtardığı masallarına inandırılamayacak kadar büyük bir millettir. Bu milletin tarihinde öyle büyük olaylar olmuştur ki, siz istediğiniz masalı anlatın, o masala sadece kendiniz inanırsınız. Zor dönemlerden çıkışımız, cihanşumül günlere tekrar kavuşmamız, hep, makam ve mevkisi ne olursa olsun, birçok vatan evladının beyin pırıltıları ve inanılmaz fedakarlıklarıyla, müşterek çalışmalarının ürünü olmuştur.
 
Bize bugünleri hediye eden, daha güzel yarınları çocuklarımıza bırakma ilhamı ve inancı veren bütün büyük insanlara, bütün ecdadımıza minnet duygularımızla, rahmet dualarımızla.
 
Saygılar, sevgiler efendim.

 

DERLEMEDİR
 
 
Bu yazı Mistik içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s